Amerikali Turk

Sarraf davası ABD'nin dolar hegemonyasının güvencesi mi?

  • November 23, 2017 9:31 AM
  • (1 votes, avg. 1 from 5)



ABD'nin Sarraf davasına verdiği önem, Washington'ın Türkiye ve dolayısıyla İran'ı ekonomik olarak köşeye sıkıştırma hedefinin ötesinde; yükselen Avrasya ekonomisine karşı dolar hegemonyasını korumaya yönelik bir hamle olabilir mi? BM Kalkınma Programı eski Müdürü ve Ekonomist Bartu Soral yorumladı.

ABD'yi dolandırma, İran'a karşı uygulanan yaptırımları delme, kara para aklama, kara para aklamak için komplo kurma gibi suçlamalarla hakkında 75 yıla kadar hapis cezası istenen ve ABD'de tutuklu yargılanan İran asıllı Türkiye vatandaşı Rıza Sarraf hakkındaki dava, Türkiye ve ABD arasında tarihlerinin en büyük krizlerinden birine sebep olmasının yanı sıra önemli ve bitmek bilmeyen soru işaretlerini de beraberinde getiriyor. Bu soru işaretlerini tetikleyen en önemli faktör, Başkonsolosluk çalışanı Metin Topuz'un, Ankara'nın 15 Temmuz darbe girişiminden sorumlu tuttuğu FETÖ'nün üyesi olduğu suçlamasıyla tutuklanmasının ardından, çalışanlarının resmi görevi yerine getirirken gözaltına alınma ve tutuklanmayacaklarına dair Ankara'dan güvence aldıklarını söyleyecek kadar ileri giden Washington'ın, Sarraf davasına ilişkin Ankara'nın kendisine verdiği yazılı notalara rağmen ısrarla Türkiye'ye bilgi vermekten kaçınması. ABD'nin tavrını daha şaşırtıcı kılan ise davada, üst düzey bir kamu görevlisi olan Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla'nın tutuklu yargılanıyor ve eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan'ın adının da geçiyor olması.
Üstelik, ABD medyasında sıkça yer alan "Sarraf davası 17-25 Aralık sürecinde (Recep Tayyip) Erdoğan hükümetini devirmeye yeltenen skandalla bağlantılı" şeklindeki tez, davanın hem Ankara'nın da belirttiği gibi "siyasal bir dava" olduğunu, hem Türkiye'yi ekonomik olarak kenara sıkıştırmayı hedeflediğini hem de ABD'nin İran'ı hedef alan politikasını sertleştirmeye yönelik hamleler attığına işaret ediyor. Peki "ambargo delme" suçlamalarıyla açılan bu davanın Türkiye ve dolaylı olarak İran'ı köşeye sıkıştırmanın ötesinde başka bir amacı yok mu? Tam da bu noktada akıllara gelen soru "Acaba ABD Sarraf'ı, Amerikan dolarının dünya ticaretindeki hegemonyasına yönelik bütün olası tehditleri bertaraf etmek adına caydırıcı etkisi olacak bir emsal olarak mı görüyor?" Zira, bu ihtimalin doğruluğu, ABD medyasının adeta en önemli gündem maddesi haline gelen Sarraf'ın New York Times gibi ana akım ABD medyasında istisnasız olarak "altın tüccarı" şeklinde nitelendirilmesini açıklayabilirdi. Peki, ABD için Sarraf davasını bu kadar önemli kılan, Çin ve İran gibi küresel güçlerin öncülüğünde başlatılan ve doların uluslararası ticaretteki gücünü kırmayı amaçlayan yerel para birimi ve altınla ticaret yapılmasını engelleyecek bir savaş ilan edebilmek mi? Sputnik'in bu sorusuna Birleşmiş Milletler (BM) Kalkınma Programı eski Müdürü ve ekonomist Bartu Soral verdi.


SARRAF DAVASI, ABD HEGEMONYASININ ÇÖKÜŞÜNÜN TEZAHÜRÜ MÜ?
BM Kalkınma Programı eski Müdürü ve Ekonomist Soral'a göre Sarraf davası gibi son dönemdeki pek çok önemli siyasi gelişmeyle tezahür eden, ABD'nin 1980'lerden bu yana dünyaya dayattığı hegemonyanın aldığı darbeler.

Dünyadaki güç dengelerinin geçirdiği ciddi değişim ve bunun yansımalarının altını çizen Soral "1980 itibarıyla kendini ‘neoliberal küreselleşme' olarak gösteren ve ABD'nin bütün dünyaya hegemonyasını dayattığı sistem, 40 yılın sonunda dünyaya vaat ettiklerini yerine getirmek şöyle dursun; dünyanın varlığının yarısının dünyanın yüzde birlik bölümünün eline geçmesine neden olması itibarıyla sorgulanan bir sistem haline geldi. ABD'nin Ortadoğu'yu dizayn etmeye kalkmasıyla birlikte, özellikle Suriye'den başlayan ve Rusya'nın sahada aktif rol almasıyla birlikte Türkiye'nin de bölgedeki ülkelerin parçalanarak suni devletler oluşturulmasına tepki vermesiyle birlikte küresel denklem değişti. Öte yandan Çin güçlenen, üretimi, teknoloji ve dış ticaret fazlasını büyüten bir ülke oldu. Çin'in yanı sıra bu güçlenen bölgesel güçlerin de eklenmesiyle, bir kutbun dünyaya hükmettiği, istediği yere saldırarak haritalarını değiştirdiği sistem büyük ölçüde yok olmaya başladı" dedi. Soral şöyle devam etti:

"2008 ABD krizi sonrası, yaklaşık 8 trilyon dolarlık genişleme paketine rağmen, Batı'nın ekonomik ve üretim anlamında bir harekete geçememesi ve basılan paranın borsalara gitmesiyle daha önceki kriz sonrasındakine benzer bir sanal büyüme yaşandı. Şu anl, dünya çok önemli bir süreçten geçiyor. ABD her ne kadar hegemon devlet olmaktan veya emperyalist politikalarından vazgeçmiş olmasa da; bu planlarını başta, Ortadoğu'da olmak üzere, uygulayamaz vaziyete geldi. Bugün gördüğünüz bütün iş birlikleri ve dış ticarette yerel para kullanımı bu hegemon devlet olan ABD'nin para birimi olan doları rezerv para birimi olmaktan çıkaran davranışlar. Kısacası, meselenin özüne bakıldığında artık ABD'nin dünyadaki tek hakim pozisyonunu Ortadoğu'dan başlayarak kaybettiği bir süreçteyiz. Bugün gördüğümüz Sarraf davası da ABD'nin bu güç kaybetme süreciyle ilgili."


‘TİCARETTE YEREL PARA BİRİMİ VEYA YENİ BİR ORTAK PARA BİRİMİ ABD'NİN GÜCÜNÜ SARSAR'
ABD'nin güç kaybedişinde hızla yükselen Çin'in önemli rolü olduğuna ve güçlenen Avrasya'yla birlikte yeni kurulacak ticari ilişkilerin, doların ticaretteki rolünü sarsacağına işaret eden Soral "Çin, sessiz ve derinden yürüyen bir güç olarak göz ardı edilemeyecek biçimde dünya iktisadına sahip çıkmaya başladı. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de, Çin ve Asya'nın yükselişini görmek istemeyenler var. Halbuki Çin'in artan ekonomik gücü ve başlattığı İpek Yolu projesi kapsamında da yumuşak bir birliğin oluşması ve yeni ticaret ortaklıklarının başlaması gündemde. Bu noktada da yerel para birimi kullanımı devreye giriyor. Bence, yerel para kullanımını mümkün olduğu gibi; ticaret yapan ülkelerin (dolar yerine) ortak bir para birimi oluşturması da mümkün olabilir" dedi.

Türkiye'nin Batı'yla yan yana yürüdüğü dönemde kendi ekonomisini sağlamlaştırmayarak yaptığı hataları tekrarlamaması gerektiğini savunan Soral "Sonuç olarak artık dünyada tek ve yenilmez bir gücün olmadığı gerçeğini görmeye başladık. Bugüne kadar ABD ve Batı'yı değişmez stratejik ortak görürken; Asya'nın dünya ekonomisinde elde ettiği payın artık farkındayız. Bu yüzden Asya'yla pek çok ortaklık kurmamız olası ve faydalı. Ancak bunu yaparken, NATO ve IMF üzerinden bizi ABD'ye bağımlı hale getiren politikanın benzerine başvurmamalıyız. Artık geçmişte yaptığımız hatalardan farklı olarak, mutlaka kendi sanayi, tarım, eğitim ve ulaşımımızı bir bütüncül plan dahilinde planlamalı ve bu plan doğrultusunda Asya'yla iş birliğine girmeliyiz" diye ekledi.