Amerikali Turk

Bu hikayeyi neden 30 yıl sonra yazdı?

  • October 18, 2017 11:33 AM

Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk, Carl Hanser Yayınevi tarafından Almancası yayınlanan ‘Kırmızı Saçlı Kadın’ adlı romanını tanıtırken, kitabında anlattığı hikayenin sırları, kendisi ve Türkiye hakkında ilginç açıklamalarda bulundu. Son 10 yıldır biraz feminist olmaya çalıştığını anlatan Pamuk, Türkiye’nin ‘Avrupa treni’nden uzaklaştıkça otoriterleştiğini söyledi.

 

Bu hikayeyi neden 30 yıl sonra yazdıBERLİN’de RBB radyosu salonunda Almanca yeni yayınlanan Kırmızı Saçlı Kadın romanını tanıtan yazar Orhan Pamuk, Alman okuyucuları ve hayranları tarafından bir star gibi karşılandı. Bini aşkın okuyucu Orhan Pamuk’u salona girer girmez, dakikalarca alkışladı. Kitapta anlattığı hikayenin sırlarını açıklayan Orhan Pamuk, kitabın başlık kahramanının niçin bir kadın olduğu sorusuna, “Son 10 yıldan beri kendi çapımda biraz da feminist olmaya karar verdim” deyince, salonda alkış tufanı koptu.
Kırmızı Saçlı Kadın romanında kuyu ustası Mahmut’la çırağı Cem arasındaki ilişkiyi anlatan Orhan Pamuk, hikayeyle ilgili şu açıklamalarda bulundu:
“Kuyu ve su Ortadoğu’da medeniyetin kaynağıdır. 1970’lerde İstanbul’a Türkiye’nin fakir yerlerinden büyük bir göç oldu. Hükümetler, belediyeler göç eden ve kendi evlerini yapan bu insanlara su vermeyi yetiştiremiyordu. Romanda da anlattığım gibi o dönem eski kuyu üstadlarının en son altın yılları oldu. 1988 yılında ben Heybeliada’da romanımı yazıyordum ve yandaki boş araziye kuyu kazılıyordu. Ben de roman yazarken onlara bakardım. O kuyu ustası bana bir hikaye anlattı ve ben yazdığım bu romanı onun anlattığı hikayeye dayandırdım. İstanbul’un Avrupa yakasında çok kuru, suyu olmayan bir arazide kuyu kazmış. Bir türlü suyu bulamamış. Bunun kederini anlattı bana. Ama beni asıl etkileyen usta ile çırağın arasındaki ilişkiydi. Çırağı sabahları azarlıyor, bağırıyor, eziyor. Akşamları ise birlikte televizyon seyrediyor. Aç mısın, doydun mu, yemeğini yedin mi diye sorarak, benim babamın bana göstermediği şefkati gösteriyordu.”

Orhan Pamuk bu hikayeyi niçin 30 yıl sonra yazma ihtiyacı duyduğunu ise şöyle anlattı:
“Bu hikayeyi 30 yıl kafamda taşıdım. Türkiye’nin siyasi durumu bu hikayeyi yazmaya yöneltti. Sofokles’in Kral Ödipüs’ünü biliyordum tabi. Ama bunu, İran’da Firdevsi’nin Sofokles’in Kral Ödipüs’ünün nerdeyse aynada yansıtılmış tersini yazdığını farkettim ve şaşırdım. O da bir baba ve oğul hikayesiydi ama bu sefer otoriter bir baba evladını öldürüyordu ve metin de ona affedilmesini hoş görülmesini, anlayışla karşılanması gerektiğini ima ediyordu. Firdevsi’nin bin sayfalık epiğinde Rostam’ın (Rüstem) bir çocuğu oluyor ve kendisi çocuğunu yanlışlıkla öldürmemek için çeşitli tedbirler alıyor. Tabi sonunda öldürüyor.
Kitapta Kral Ödipüs’ü Avrupa’nın bireyciliğe ve bireyselliğe önem vermesiyle, Rostam’ın otoriterliğini ise Türkiye’yle, Ortadoğu’yla Asya’yla özdeşleşmeye çalışıyorum. Türkiye’nin siyasetçileri Rostem gibi çocuklarını eziyorlar, yok ediyorlar. Ama hala bir demokrasi sınırlı da olsa var ve hala da oyları almaya devam ediyorlar. Niye diye soruyor kitabım. Biraz su bulmakla, ekonomik başarıyla, ülkeyi geliştirmekle ilgili olduğunu da açıyorum.”

Kitabında anlattığı trenin bir simge olmadığını belirten Orhan Pamuk şöyle dedi:
“O tren yalnızca Avrupa’ya gidiyor. Bir simge değil. Tren Avrupa’ya gidiyor ve Türkiye Avrupa’ya giden trenden uzaklaşıyor. Ben buna öfkeli, kızgın ve eleştirelim. Ben Türkiye’nin barışının, mutlu geleceğinin, zenginliğinin huzurunun ve kültürel zenginliğinin en iyi Avrupa’ya yaklaşmakla ifade edeceğini bilen bir yazarım. Bütün hayatım buna inanmakla geçti. Ama Türkiye Avrupa’dan uzaklaştıkça, otoriterleşiyor. Bu kitapta yaptığım şey birazcık bu konulara daha derinden ve edebi bir şekilde yaklaşmak oldu. Bu hikaye kafamda 30 yıl vardı. Ama bugünkü kötü, üzücü, ezici siyasi durum beni bu hikayeyi hızla romanlaştırmaya çağırdı.”

Kitabın başlık kahramanının niçin bir kadın olduğu sorusuna Pamuk şu yanıtı verdi:
Eski Yunan, eski İran hikayesinde de kadınlar hep arka planda. Ağlıyorlar ve edilgenler. Son 10 yıldan beri, ‘Kafamda Bir Tuhaflık’ romanımdan başlayarak, ben de kendi çapımda biraz feminist olmaya karar verdim. Herhalde sosyal koşullardan dolayı. Tabii ki, tipik bir Türk erkeğiyle feminizm bir oksimoron, kendi kendisiyle çelişkili bir şey. Ama elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Ama altını çizmek istediğim bir şey de var. Ben bu kitabı üç hafta evvel İngiltere’de tanıttım. Bir gittim, her yer kırmızı saçlı kadın dolu. Ama onlar doğal olarak kırmızı saçlı. Kırmızı saçlı kadın bütün İngiliz edebiyatında şu anlama gelir. Öfkeli, kontrol edilemeyen, birazcık esrarengiz ve hakim olamadığınız şiirsel bir yanı olan bir kadın. Benim tarafımda ise kırmızı saçlı kadın çoğu zaman saçlarını boyamış bir kişidir ve o bir karakteri seçer. Güçlü olmayı. Bu gücü anlatmak istedim. Toplumun onaylamadığı bu karakteri niye kadınlar Türkiye’de seçiyorlar? Bu da belki kitabın bir mesajı. Ama asıl yapmak istediğim şey, İster İran hikayesinde, ister Sofokles’te olsun, bu eski hikayeleri bir kadının bakış açısından, tekrar içerden dışarıya doğru çevirmek, kadının gözüyle görüp tekrar içini dış etmekle yeniden görmek istedim. Belki de kitabı bundan yazdım. Kitabımda en son konuşan kırmızı saçlı kadın hikayeye bir en son düğüm daha ekliyor. Şunu hatırlatırım, Kral Ödipüs bir dedektif hikayesidir. Aslında Ödipüs ‘Babamı kim öldürdü?’ diye yola çıkar. O anlamda hikayenin dedektif örgüsüne de kırmızı saçlı kadın son bir düğüm atıyor.”

Orhan Pamuk yazmaktan nasıl bir mutluluk duyduğunu ise şöyle anlattı: “Aslında başka yazarların biyografilerini, onlarla röportajları okuyorum. Yazarların çoğu yazmaktan şikayet ediyor. Ben öyle değilim. Ben yazar olduğum için çok mutluyum. Masamın başında romanımı yazarken, benden mutlu biri yok. Ben yazmayı bir işkence olarak değil, büyük bir mutluluk olarak yaşıyorum. En fazla yazamadığım zaman mutsuz oluyorum. Kendimi talihli bir yazar olarak da görüyorum.”
Kitapları 1990’lı yıların ortasında Avrupa’da meşhur olmaya başlayınca, Batılı eleştirmenlerin kendisine İstanbul yazarı dediğini belirten Orhan Pamuk, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Türkiye’de ise benden önceki kuşak yazarlar bana burjuva yazarı diyorlardı. Burjuvayı biraz suçlayıcı bir şekilde, siyasi olarak diyorlardı. Onların solculuklarına da saygım var. Onların en önemlisi Yaşar Kemal’dir. Onların hepsine çok saygım var.

Kırmızı Saçlı Kadın romanında derinden derine akan bir suçluluk duygusu var. Bu kitapta babalarını öldüren çocuklar, çocuklarını öldüren babalar var. Çocuklarını öldüren otoriter babalar bile suçluluk duyuyor. Bu kitap sadece Türkiye’yi anlatmıyor. Beni de anlatıyor. Gençliğimde yüksek sesle konuşan, slogana yakın çok belirgin sözler söyleyen yazarlara hayranlık duyardım. Yaş ilerledikçe duygularını daha sessizce, ama daha büyük yapılarla söyleyen yazar olmak istedim. Böyle bir kitap olsun istedim. Bu kitapta Türkiye kadar ben de varım. Biraz da hepimizin de suçlu olduğu var. Mesele o suçlunun nedenlerini araştırmak.”

Orhan Pamuk’un ikinci okuma akşamı yarın Essen’de yapılacak. Lichtburg, Kettwiger 36, Essen adresindeki etkinlik saat 20.00’de başlayacak. Norbert Wehr’in yöneteceği etkinlikte, okuma ve çevriyi Recai Hallaç üstlenecek. Program cosmoradio.de’de naklen yayınlanacak.
Pamuk cuma akşamı da Münih’te olacak. Residenz München, Herkulessaal, Residenzstr. 1’deki etkinliği Hubert Spiegel yönetecek. Thomas Loibl Almanca okuyacak, Recai Hallaç da çevirecek.