Amerikali Turk

Yazarlar

Her Konuda Biz Bize Yeteriz, Yeter Ki Dıştan Müdahaleler Olmasın!

April 01, 2011 1:41 PM

okkes agaogluTÜRK toplumu çok akıllıdır. Gittiği her ülkeye çok çabuk alışırlar. Oranın kültürel zenginliklerindeki açıklarını da yakalayarak kendine bir şeyler kazandırırlar. Ama o yörenin gidişatına yakışan giyim -
kuşam ve tarzları asla kabul etmeyerek hep geri planda dururlar.

Fakat işin enteresan yanı, bulundukları yabancı ülkelerdeki Türk temsilcilerle ve onların başkanları ve de diğer yetkilileriyle samimi de olurlar, uzak da dururlar. Bunu yaparlarken de birbirlerini incitmekten geri kalmazlar, övmekten de... Oysa bu, böyle mi olmalıdır?

Tabii ki hayır. Böyle olmasını gerektiren geçerli bir neden yokken... İnadına kırıcı olmak da bizim Türk toplumuna özgü bir davranış özelliği olmaktadır. Daha doğrusu iyiniyetle çıkılan yollar hep güzel olur. “Her sabah evden çıkarken ailenden nasıl ayrılıyorsan, günün öyle geçer” der büyüklerimiz. Yani güleryüzlü olarak evden çıkarsan, işlerin daha güzel olur manasında... Ama bunun tam tersi olursa,  –siz bırakın güleryüzlülüğü– günler hep karamsar geçer. Asık suratlılık kişilerin özüyle birleşir. Ve karşısındakileri adeta asık suratıyla döver. İşte bunlar hem aileler arasında ve hem de arkadaşlar arasında çekilmez bir hal alır. Sonuç olarak da dayanılmaz geçimsizlikler ardı ardına gelir.

Peki sonuç?

Tabii ki olağanüstü geçimsizlik... Taraf tutmak için adeta kavgacı olmak... Hırslı olmak ve karşısındakine zarar veren hırsını dizginleyememek...
Ama bunun tam tersini düşünerek, hemfikir olabilmeye ağırlık verilse, her yerde başarılı sonuçlar elde edilir. Yeter ki birbirimize saygılı olalım ve tahammül edelim.

ELEŞTİRİYE SAYGI VE TAHAMMÜLLÜ OLMAK!

Bir yazımızda Atatürk’ü örnek alarak vatan sevgisinin ancak ve ancak birbirlerine olan bağlılıkla olabileceğini söylemeye çalıştıysak da, doğal olarak eleştiri de aldık. Bu gayet nomaldir. Zaten, “Ben hep doğruyu söyler ve doğruyu anlatırım. Onun için beni kimse eleştiremez” diyemezsiniz. Biz de diyemeyiz. Hatta hiçbir zaman da dememeliyiz. Aksine her eleştiriyi dikkatli okuyarak beynimizin algılama merkezine göndererek ondan bir şeyler öğrenmeliyiz de... Ama kabullenemediğimiz düşünceleri de karşımızdakinin kalbini kırmadan anlatmayı başarabilmeliyiz. Tıpkı bizim önceki günkü TADF ve ATAA ile ilgili olarak Atatürk’ü öne çıkaran yazımızda olduğu gibi.

Eleştiride illa ki, “Benim sözlerime karşımdaki peki demeli. Ondan sonra onunla hemfikir  olabilirim...”den yola çıkışlar, tam inatçılık kavramıyla eş değerdedir. Oysa sadece kendinin değil de, karşındakinin de fikrini öğrenerek, onun satıraralarında sana yakın olan sözleri öne çıkarıp ortak bir görüşte birleşme yakalanılırsa, işte o zaman her konuda zıtlık ortadan kalkmış olur. Yeter ki eleştiriye tahammüllü olalım.

Örneğin, Atatürk filmi ile ilgili yazımızda, tabii ki ulu önderimizin hayatını bizden başkası asla bilemez. Ve milliyetçilik aşkı vatanla bütünleşmiştir Atatürk sevgisinde... Onun içindir ki Atatürk, İran Kralı Pehlevi’nin sorusuna verdiği cevap aynen şu olmuştur: “Sayın Kral, bana hani ulusunuz diyorsunuz. İşte ulusum budur...” diyerek makam arabasına bir köylü çocuğunu almıştır.

Atatürk boşuna “Ulusun efendisi köylüdür...” dememiştir. Oysa bugünkü Türk toplumuna bakıldığında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimiz adeta kaderlerine terk edilmiş durumdadır. Sanayileşmeden tutun, mega projlerle şehirleşmeye kadar hep Batı bölgeleri düşünülmüştür. Hatta ve hatta hep ön planda tutulmuştur buraları....

Ama bugün geçmişten gelen bu sözde kalkınma hataları yüzünden  Türkiye içinden çıkılmaz bir hal almıştır. Oysa Atatürk, taaa o zamanlarda Anadolu’yu kalkındırma planları yapmış ve bunları yerinde izlemek için de bölgelerin tümünü yerinde incelemiştir.

Daha doğrusu Atatürk’ü incelerken, sadece askeri bir deha değil, siyasi alanda da, uluslararası politik manevralarda da, bilinçli ekonomik kalkınma programlarıyla da örnek bir lider konumundadır.

Bu gerçekler ışığında Genelkurmay Başkanlığımız, Atatürk tarihini en iyi bilen kurumdur. Atatürk filmi çekilirken elbette ki bu kurumumuzun olurunu almaları gerekmektedir. Ama film çekimleri yabancıların
yapabileceği bir şeydir. Örnek olarak bakın “Çağrı” filmine, “Baba” filmine. Ve daha birçoklarına. Tarihi dokuları ve heyecanlı ortamları çok iyi algılayabilen yabancı çekimler, her zaman dünya milletleri
arasında kabul görmüştür. Uluslararası seyredilme olasılığı bir o kadar da artmıştır.

Evet, bu konuda hemfikir sağlanır sağlanmasına da, gelin görün ki bu rolü üstlenecek bir kişinin O’nunla bütünlük sağlaması çok önemlidir. Yani, o rolü öylesine oynamalıdır ki, akıllara kazınsın. Tıpkı “Ben-Hur” filminde olduğu gibi. Tabii “General Patton”u da unutmayalım...

YUNAN VE ERMENİ İNADINI KIRMALIYIZ

Atatürk filmiyle gerçek yüzlerini ortaya çıkaracak olan Türkiye, çok büyük bir aşama kaydedecektir. Artık bugün savaşlar meydanlarda değil, masa başında kazanılmaktadır. Ermeniler ve Yunanistan ve onun yavrusu Güney Kıbrıs, Amerikan diasporalarını da arkalarına alarak Ankara’yı cezalandırmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin ise bu gıcıklara verdiği söz şu oluyor: “Madem bu kadar eminsiniz, hadi gelin tarih arşivlerinizi açın. Biz de Osmanlı arşivlerimizi açalım. Bırakın siyasetçileri, bu olayda kararı verecek olan tarihçilerdir.”

Tabii haliyle buna da yanaşmıyorlar. O zaman Türkiye’nin yapacağı çok büyük bir olay vardır. O da Atatürk filmidir. Biz Atatürk filmi derken işte sırf bu yüzdendir. Bu filmle yapabileceğimiz cevapları tarih
akışı içinde rahatlıkla yapabiliriz. Hem de tüm gerçekleriyle. Bakın görün siz o zaman dünya Ermenilerinin, (özellikle Fransızların, her konuya sarkan Sarzoky’nin ve Mitterrand kuşağının) Yunanistan’ın, Güney Kıbrıs’ın ve Ermenistan’ın tarihi gerçekler içinde nasıl sıkıştıklarını ve kaçacak delik aradıklarını...

İKİ KURUMUN ÖNEMİ

TADF ve ATAA her ne kadar birbirlerine destek olmasalar da, kendi kendilerini yaralamış oluyorlar. Ama paylaşım ve yaklaşımlarını inatla sürdürürlerse, işte o zaman lobiciliğin hemen hemen her konuda nasıl geçerli olduğunu daha iyi anlamış olurlar. Gerçi bunun bilincinde olan kişiler elbette ki var ve her zaman da olacaktır. Ama birbirini beğenmeyen, birbirinin açığını yakalayanlar daha çok kendisini değil,
düşmanlarını sevindirecektir.

Bu gibi durumlarda buna en güzel yanıtı yine Atatürk şu sözüyle vermiştir: Yurtta sulh, cihanda sulh.

Biz yurt dışında daha kendi aramızda sulhu sağlayamazken... Dünya milletleri bizimle neden uğraşmasın ki?..

Evet...

Bütünlük sağlamanın en güzel yolu, iyi bir diplomasiden geçiyor. Diplomasiyi başarabilen lobicilik faaliyetlerinde de ön plana çıkmış oluyor. Olağanüstü diplomasi atakları da buna benzer. Örneğin, Bush
yönetiminin 1 Mart tezkeresi için Türkiye’yi kıskaca almaya çalıştığında, Ermeniler bundan cesaret alarak Ankara’yı cezalandırmaya nasıl çalıştılarsa... Yaklaşan Amerikan başkanlık seçimlerinde, “Bakın
gördünüz mü, Türkler bizi Irak’ta tezkereyi geçirmeyerek nasıl da yalnız bıraktı...”yla yola çıkıp kinlerini devam ettirmişlerdir..

Ayrıca elçilerimiz elbette ki diplomattırlar. Ama gösterdikleri çalışmalar devletin memurundan çok, siyaset adamlılığından geçiyor. Memur zihniyeti olursan seni orada hangi kurum ciddiye alır da
diplomasi yapar?

Esas lobi faaliyetlerini kamçılayan ve geçerliliği sağlamak için olağanüstü uğraş veren elçilerimiz değil midir? Kavramlar için değil, devlet için çalışılsın yeterki...
................................................
NOT: Sayın Guşan Yediç’e gösterdiği ilgiden dolayı teşekkür ederim.

Ökkeş Ağaoğlu - Amerikali Turk
okkesa@gmail.com