Amerikali Turk

Yazarlar

Dindar Görünüp Dini Dahi Bilmeyen Hilafetçileri Engelleyen Atatürk İlkeleridir

May 23, 2012 2:33 PM

okkes agaogluDÜNYA ülkeleri arasında “süper ülke benim” kavgasını sürdürenler, bugün inatla o veya bu ülkenin canını okumak için nice evler yakıyorlar. Rüştlerini ispat etmek için bombalar yağdırarak kendilerini demokrasinin bekçisi sanıyorlar. Hatta ve hatta “Demokrasinin kalesiyiz” diyerek dünya milletlerini de tuzaklarına nasıl düşürüyorlar.
Ama iş dönüp dolaşıp da Türkiye’ye gelince, aniden duraksıyorlar. Çünkü dıştan bir türlü yıkamadıkları Türkiye’yi içten yıkmak için uğraşıyorlar.
Neden?..

Atatürk morallerini bozdu da ondan.

Moralleri neden bozulmasın ki!..

Osmanlı’ya “Hasta Adam” diyerek hiçbir ilaç ve hap vermeden... Osmanlı’nın kalbine girerek Boğazlar’dan geçip İstanbul’u istila ediyorlar. Bandırma seferine çıkan Atatürk için, Osmanlı hükümdarına idam kararı çıkarttıran emperyalistler, halâ ne yapacaklarını şaşırmış vaziyette Türkiye üzerinde oyunlar oynuyorlar. Bugün bu hal ve vaziyetleri halâ devam etmekte. Ama geçmişe baktığımızda,  o muhteşem insan Atatürk’ü yakalamaları ve yok etmeleri o kadar azmedilmiş ki... O’nun “İlkeleri” ve “Doğruları”, istilacı güçlerin bugün bile (yani Batı’nın) yok edemediği bir gerçek.

Peki biz Atatürk’ün değerini biliyor muyuz?..

Hayır, bilmiyoruz. Bilsek zaten bugünü yaşamazdık... Türkiye’ye kafa tutanları da içimizde yaşatmazdık. Terörü destekleyenleri Anayasa’mızda kanunlaştırıp, onlara iyi hesap sorardık.

“Türkiye’yi böleceğim” diye hiç çekinmeden meydanlara çıkanlara “Rahatsız mı oldunuz? O halde rahat edeceğiniz ülkeye gidin bakalım” diyerek gereken cevapı verirdik.
Ama bu cevabı veremiyoruz. Tıpkı Atatürk’ü devirmek için Osmanlı’ya habire fetva verdiren Batılı emperyalistlere bugün cevap veremediğimiz gibi.

O dönemlerde Atatürk’ün bütün sıkıntısı, Osmanlı’nın bir daha güçlenememesi... Kuvvetini iyice kaybetmesi... Osmanlı’nın son nefesi olan Anadolu’daki Türkler’in bir millet olarak yeniden doğmalarını engelleyen teslimiyetin İstanbul’dan başlaması olmuştur.

– “Elbette Atatürk 19 Mayıs’ta Bandırma’ya gidecek... 

– “Elbette Türklerin emir ve baskı altında kalmayan bir ulus olduğunu dünyaya kanıtlayacak...” 

– “Elbette hilafeti ortadan kaldırarak özgürlük ve demokrasinin nimetlerinden Türkleri yararlandıracak...” 

– “Elbette yeni dünya düzeninde Türkiye’nin de var olduğunu ispatlayacaktı...” 

Atatürk, işte bunları yapmak için savaşlar yaptı ve kazandı. Türk halkı onu sevdi, bağrına bastı. “Ulusun efendisi köylüdür” diyerek, görüşünü emekçiden yana gösterdi.
Ama gelin görün ki bazı kesimler (özellikle Hilafeti isteyenler) Atatürk’e karşı gelirler.

Neden?

Osmanlı İmparatorluğu’nu silip, yerine “Cumhuriyet”i, “Demokrasi”yi, “Özgürlük”ü ve “Evrensel dünya görüşü”nü getirdiği için.

Hilafetçiler için Osmanlı’yı yıkmak, dine karşı gelmek gibi... Ama burada yanılıyorlar, aksine Osmanlı dini temsil etmiyordu. Osmanlı, büyük bir imparatorluğu temsil ediyordu. Eğer Osmanlı dini temsil ediyor olsa idi (Ki, her Müslüman ülke “Dini ben temsil ediyorum” da diyebilir) 400 yıl hükmettiği Araplar, Osmanlı’yı desteklerdi.

Öyle değil mi?..

Peki desteklediler mi?..

Hayır.

Siz bırakın desteklemeyi... Aksine Osmanlı’nın bir an önce çökmesi ve yok olması için emperyalistlerle aynı kaptan su içtiler. Aynı kaptan yemek yediler. O dönemlerde Osmanlı çöktükten sonra İngiliz ve Fransız tarihçiler, Arap ülkelerinin okullarında gençlerin Osmanlı’ya düşman olması için tarih kitaplarını yeniden yazdılar. O tarih kitaplarında Osmanlı’yı sürekli düşman olarak gösteren yarım yamalak, hiçbir dayanağı olmayan bilgilerle Arapların beyinlerini aşıladılar. 

Fakat işin enteresan yanı, bugün Arap alemi ortaya çıkıp “Biz Osmanlı varken rahattık” derken... O dönem yaşayan Arap alemi neden bu kitaplara itiraz ederek, “Bizi kandıramazsınız” diye İngilizlere ve Fransızlara kafa tutmadılar?..


Tutmazlar, çünkü onlar da Osmanlı’yı ve devamı olan Türkleri sevmediler ve sevmezler. Bugün “Arap Baharı”nın temelinde baskı rejimine karşı direniş vardır. O direnişin baş aktörü demokrasi ve özgürlüktür.

İşte tam da burada bu iki olguyu, bu iki kıymetli geçim kaynağını bize sunan Atatürk’e karşı halâ bir inanmamak ve karşı koymak vardır. Oysa Atatürk, demokrasiyi özgürlük adına sistemlemişti. 

HİLAFETÇİLER NE İSTİYOR?..

Hilafet yanlıları bugün halâ büyük bir özlemle Osmanlı gibi yaşamak istiyor. Gerekçe olarak da, Osmanlı’nın dünyaya hakimiyetine hayranlık duymanın sarhoşluğu içindeler. Oysa ki Osmanlı, bugün öyle görüldüğü gibi şaşaalı bir hayat yaşayan bir toplum değildi. O şaşaalı günleri yaşayan renkli insanlar, saraylarda bulunan paşalar ve sultanlardı. Halk ise, fakirlik içinde ve kellesi padişahın veya paşanın iki dudağının arasında yaşayan bir toplumdu. Ayrıca padişahlar ve paşalar saraylarda surların sınırlarında lüks hayatı yalılarda ve köşklerde idame ederlerken... Anadolu’ya yerleşen taşralılar, padişah nazarında çok da halktan olarak kabul edilmemiştir. 

Deniyor ki, “Atatürk çok sert bir şekilde hilafeti kaldırıp demokrasiyi getirdi”... Evet ama eğer Atatürk bu kararla hareket etmeseydi, bugün ne demokrasiyi yaşayabilirdik... Ne de cumhuriyet ilkelerini... Ayrıca Atatürk “Ne mutlu Türküm diyene” kelimesiyle Türkiye’de yaşamanın her insana mutluluk verdiğini ispatlamaya çalışmış ve başarmış bir liderdir. 

OSMANLI VE DİN İLİŞKİSİ...

Din konusu halâ bazı kesimlerce öne çıkarılması gereken bir olgudur diye düşünülmekte. Yani Osmanlı’ya hayranlığını dindarlıkla yanyana getirerek özlem duymaktalar. Ama işin gerçeğine bakarsanız Osmanlı, hiçbir zaman din devleti olmamıştır. Daha doğrusu Osmanlı ordusu sultanın emirleriyle hareket eden... O devirde Osmanlı sultanı şeyhülislamlığı ve halifeliği öne çıkarmayan bir yapıyı ayakta tutardı... Din konusunda Osmanlı farklı bir yapıya sahipti. Daha doğrusu Osmanlı’nın yönetim sistemi Araplara asla benzemezdi. Yani Osmanlı’da şeriat vardı ama laiklik kavramları içinde kanunnameler de çıkartılmıştı. Bunun temelinde ise, fetvalarla bezenmiş farklı bir emirler de uygulamaya konulurdu.

Ordu ise sultanın emriyle hareket ediyordu. Sultan, halifeliği - şeyhülislamlığı pek ileri sürmezdi. Onun için dünyevi sıfatı, sultan oluşu daha önemliydi. Fakat halifelik, Abdülhamit devrinde ön plana geçmişti.

ANADOLU’DAKİ İSLAM MESELESİ...

Anaolu’daki İslam, öyle herkesin bildiği gibi Arap İslamlığı değildi. Bilakis Orta Asya’dan gelen Sufi İslamlığı yaşamıştı. Onun içindir ki Türkiye’deki İslam anlayışı ve sevgisi Araplar’ın İslam anlayışına benzemez. Araplar’da inanç toplumsallığa dayanmaktadır. Yani başta olan kurum ne derse onu uygulamaya ve ona uymaya mecburdur. Ama Anadolu İslamlığı olan Sufi’likte inanç Allah sevgisine dayanır.

Farkındaysanız Ortadoğu’dak inançta İslam dışı yaşayan, devletinin İslami yönden aldığı kararlara uymayan bireyler ceza-i müeyyideye muhatap olur. Yani ceza alır. Ama Türkiye’deki İslami anlayışta özgürlük hakimdir. İslamiyet demokrasi ve cumhuriyetle daha çok güç kazanmıştır. Çünkü Türkiye’de insanlar camiye gitmese de inancı tamdır. Oruç tutamasa da oruca olan inancı tamdır. Allah’a olan inancı ve imanı bütünüyle yaşamaktadır. 

Ama halifeliğe önem vermek, Osmanlı’nın hiçbir zaman Arap milliyetçiliğiyle ülkesini yönetmediğini... Ama maalesef hem Sufi ve hem de Ortadoğu ülkelerinin inancı arasında kalmış bir duruma sahipti. Görüntüsü oydu.

ATATÜRK’ÜN FARKI BURADA ORTAYA ÇIKIYOR

İşte tam da burada Atatürk, tüm bu olguların yanlışlığını ve doğru olmayan adresin temelinde kimliği bulmasının önemini kavrayan bir düşünceyi ortaya koymuştur. O da “Demokrasi” ve “Laiklik”tir. Özgür düşünceyle hareket ederek... Demokrasiyi savunarak... Laik ilkesine dayanarak bir toplumu yaratan Atatürk, bugünün Türkiye’sine (taaaa o zamanlarda bile) büyük mesafeler kaydettirmiştir.

Bugün ise bu mesafeyi daha da ilerilere götüremeyenler, kendilerini ve yaptıkları siyasetteki yanlışları sorgulamalılar... Bugünkü siyasetçilerimiz, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesini devam ettirebilmeli ve toplumsal mücadeleyi demokrasiyle daha da güçlendirmelidir.

Ökkeş Ağaoğlu - Amerikali Turk