Amerikali Turk

Yazarlar

Ortadoğu’da Savaş Senaryolarına Karşı Türkiye Uyanık Olmalıdır!..

June 28, 2012 11:21 PM

ÖNCEKİ yazımızda da söylediğimiz gibi, “Karamsarlıkla Türkiye üzerinde oyunlar oynanıyor” sözüyle yola çıkarak, “Yabancı güçler, Türkiye üzerinden oyun oynamayı severler. Hatta bayılırlar”ı gündeme taşımak doğru olur. Çünkü son gelişmeler aynen bu yolda ilerliyor.
Örneğin, yine önceki yazımızda savunduğumuz gibi, “Türkiye, savaşı değil, ekonomik ambargoları tercih ederek masa başında cenk etmeli”dir. Ama gelin görün ki, bazı çevreler Türkiye’yi o kadar pasif görmeye alışmış ki, önüne gelen vurmaya can atıyor. Ama bunun böyle olmaması gerektiğini, Atatürk’ün önderliğinde yapılan savaşlar ve tecrübelerin bizi kamçıladığını müttefiklerimiz unutmamalı.
Evet, savaş yapılmamalı. Doğrudur. Ama pısırık durarak da hiçbir şey elde edilemez. Tıpkı son Osmanlı’nın kaderinde olduğu gibi. Onun içindir ki Türkiye, uzun yıllara dayalı savaş tecrübeleriyle konuya daha sakin ve daha detaylı bakarak çıkış yolunu bulacaktır. Bulmalıdır da...
Fakat Türkiye’yi yine “Hasta adam” görerek, “Pısırık ve kabiliyetsiz” görerek attığımı attım - kestiğimi kestim naralarıyla Ankara politikaları üzerine gelmek, yanlışın da ötesinde, hayal kırıklığı olur.
Suriye meselesi, bir devlet meselesidir. Ne herhangi bir partiye dayalı bir politikanın eseri olmalıdır... Ne de liderlerin söylemleriyle Türkiye’nin rotası çizilmelidir. Bu olay, başlı başına politik başarılarla sonuca gitmenin yolunu göstermektedir.

Öyle de olmalıdır.

Ama gelin görün ki Suriye, dünyaya yayınladığı son demecinde “Biz her gün savaş yapıyoruz” ifadesiyle, hem komşu ülkelere bir tehdit unsuru olarak göndermedir... Hem de NATO ve BM kararları karşısında “Rusya ve Çin’in ve de İran’ın” blokunu hatırlatmaya çalışmaktadır.

Ancak, Esad’ın “Kendi halkına yaptığı eziyeti ve işkenceyi”, siyasi dış politikayla birlikte düşünmesi Suriye’yi umutsuz bir geleceğe sürüklemektedir. Çünkü oğul Esad’a babadan kalma “cinayet şebekesini aratmayacak” işkenceler formülü kalmıştır. Bu formülün yanlış olduğunu bir türlü kabul etmeyen oğul Esad, ne yazık ki tıpkı babasının düştüğü tuzağı daha da derinleştirerek, içinden çıkılmaz hale getirmiştir.

Oysa zavallı Suriye halkı, yıllardır baba Esad’dan çektiğini oğul Esad’dan artık çekmek istememektedir. Ama Suriye, bir ara “Düzeliyorum” derken... Ne yazık ki Tahran’ın ve Rusya’nın kıskacından kurtulamamıştır.

Bir ara Türkiye ile iyi ilişkilerde oğul Esad bazı ticari ve siyasi cümleler söyleyerek Suriyeli halka umut dağıtmıştı. 

Neydi o cümleler?..

Şuydu: “Artık halkım her türlü ticari durumunu düzelterek Türkiye ile ikili ilişkilere girip, ekonomisini düzeltecektir. Buna inanıyorum. Sadece ticari de değil. Siyasi değişiklikleri de kayda alarak, Türkiye ile olan ilişkilerimizin Avrupa Birliği’ne doğru adımlarımızı atmamıza yol gösterici olacaktır. Onun için Türkiye’yi, Avrupa Birliği kapısı olarak görmekteyiz...”

İşte bu ifadelerle yola çıkan oğul Esad, “Arap Baharı”nın etkisinden kurtulmanın şifresi olan politik açılımı gerçekleştirememiştir. Haliyle bunun etkisinden kurtulamayınca, ister istemez kardeşinin askeri gücü üzerindeki eziciliğine “Dur” diyemediğinden dolayı... İster istemez babasının izinden gitmeye karar vermiştir.

Oysa “Arap Baharı”nın Suriye’yi etkilemesi bir hayal olacaktı. Çünkü eğer oğul Esad, “demokratikleşme” adına adımlarını hızlandırsaydı... Tahran ve Moskova patentlerini aşabilseydi... Çin’in Uzakdoğu etkisinden kurtulabilseydi bugün Suriye, “Şer üçgeni” suçlamasından kurtulmuş olacaktı. Ve yoluna da çok rahatlıkla devam edecekti.
Nasıl devam etmesin ki...

Bir defa kendisi, bir aralar İsrail ile olan ilişkilerinde bir üçüncü ülke olan Türkiye’nin arabulucuğuyla Golan Tepeleri sorunundan tutun, diğer konulara kadar bir dizi sorunları minimize ederek baba Esad’ın çıkmaz sokaklarını silip atabilecekti.

Ama olmadı.

RUSYA’NIN DURUŞU SURİYE’Yİ KIMILDATMADI VE ESAD’I GÖZDEN ÇIKARDI...

Moskova’nın büyük korkusu vardı. O da, “Türkiye, uçağı düştükten sonra misilleme olarak Suriye’ye nokta vuruşu yapması” olasılığıydı. Ama işin başka bir boyutuna bakarsanız, Moskova’nın korkusu gerçekleşebilirdi de. Mesela Suriye jetimizi vurduğu andan hemen sonrası Türk Genelkurmayı acil kodla bir uçağımızı düşüren füze rampasını pekala nokta atışla vurabilir ve hemen de geri gelebilirdi. Eğer bunu yapmış olsaydı, aradan geçen kısa bir zaman olduğu için dünya siyaseti hazırlıksız yakalanacaktı. Eleştirinin dozu da, “Türkiye hakkıyla savunmasını yaptı” denilerek düşmüş olacaktı. Ama bu yapılmadığı için, bundan sonra da yapılması güç duruma düşmüştür.

Yine de gönlümüz, savaştan değil, ekonomi savaşıyla Suriyeli Esad’ın aklını başına getirmekten yanadır. Ve öyle de olmalıdır.

–“Oğul Esad’ın aklı neden başına gelmiyor?” diye bir soru sorulabilir.

Cevabı şu gerçekle sınırlandırılmıştır: “Rusya, soğuk savaştan sonra sınırlarını genişletemese de, dinleme radarlarını ve üslerini bazı ülkelere koymaya çalışmıştır. Bunların içinde zayıf bir siyasi platformuna sahip olan Suriye’yi seçerek sahiline askeri üssünü koymuştur.

Neden sahil?..

Çünkü, Rusya’nın bütün amacı sıcak denize ulaşmak ve oradan dünya ülkelerine karşı alternatif güç kazanmaktır. Bugüne kadar bu ülkede üsleriyle kalan Rusya, Şam’dan istediğini almıştır. Asıl olan, bundan sonrasıdır.”

Her ne kadar soğuk savaş sonrası ülkelerarası siyasi yapılanmalar demokratikleşme adına değişimlere yönelik politikalar üretiyorsa da... Ortadoğu’daki dengenin elinde olması için çaba harcayan ülkelerin ikinci bir Berlin Duvarı icat ettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Rusya’nın amacı, Suriye’deki duruşunu devam ettirmek... Esad’ın değişmeden Suriye’nin Baas rejiminin değişmesini kabullenmek... İsrail’i gözlemek... Tahran ve Çin’le ayrı bir blok oluşturmak... Amerikan’ın da ayağını buradan kesmek...

Bunun yanında bugün ise NATO, Türkiye’nin savaş naraları atmadan, siyasi duruşunu askeri önlemlerle daha da güçlendirmesinden oldukça memnun. Savaş olasılığı Esad’ı daha da güçlendirir. Ülkesindeki iç savaşı birden kendi lehine çevireceği kesin gözüyle bakan Esad, savaş naralarını duyamayınca, Rusya ve Çin’den dolaylı olarak politik bir dokunulmazlık zırhı talep etmiştir. Ama işin başka bir boyutu da var. O da, şu anda muhalif halkıyla başbaşa kaldığından dolayı, alternatif masum bir politikanın gelişmemesinin sıkıntısını çekmektedir. Bize öyle geliyor ki, Türk uçağını bilerek düşürüp ülkesindeki ayaklanmanın yönünü milli kurtuluş için savaş senaryosuna çevirerek muhaliflerin direnişini topyekün kırmak da olabilir.

Kim bilir!..

Eğer ki Türkiye, “Savaşa adım adım” yaklaşsaydı... Bu yanlış politika, çok kötü sonuçlar doğurabilecekti.

Nasıl mı?..

1– Türkiye savaş çığlıkları attığında, sınırlarına askeri yığınaklarını yığdıktan sonra onları güçlendirmek için Batı’ya Patroit füzeleri bağımlılığına mahkum olacak.

2– NATO ise, “4. ve 5. maddeler durumu gerektirmiyor. Birliğe bağlı üyelerimiz, gündemimize “Türkiye’nin savaş çılgınlığına destek vermeme” kararı alacak. 

3– Birleşmiş Milletler de, “Türkiye zaten askeri yönden Suriye’den kat kat üstündür” diyerek geri adım atacak.

4– İran da, siyasi yardımlarda Ankara’nın elini biraz bağlamak için, füze rampalarını “Biz Türkiye’ye düşman değiliz. Ama Türkiye’deki Amerikan füzeleri bizi rahatsız ediyor. Onun için Türkiye’deki radar üslerine çevirdik” diyerek bir savunma yapacaktır. (Şu unutulmasın ki Azerbaycan’ın Türkiye’ye vizeyi kaldıramamasının sebebi... İran’ın “Nahçıvan koridorunu sana kapatırım” tehditidir. Bir de bugün Azerbaycan’la yapılan TANAP gaz anlaşması, yarın - öbürgün Rusya’nın elini yavaşlatacak güce erişecektir. Tabii bunun yanında Almanya da bu gaz sevkiyatından nasibini alarak önemli bir ekonomik kayba uğrayacaktır. İşte bu anlaşma Türkiye’nin elini oldukça güçlendirirken... Avrupalıyı ve Rusyalıyı şimdiden kara kara düşündürecek güçtedir.

İsrail ise tarihte geçen Hıttin Savaşı’nı her an hatırlayarak kendine yön tayin etmeye çalışmaktadır. Biliyorunuz Hıttin Savaşı’nı: Haçlı Krallığı’nın en güçlü olduğu dönemlerde Selahaddin Eyyubi’nin ordusuyla bozguna uğradığı savaş. Tarihteki bu Müslüman gücün, yarın - öbürgün bölgede tekrar filizlenmesi endişesi İsrail’i sürekli korkutmaktadır. Ortadoğu adeta bir Müslümanlar kıtasıdır. İsrail, bu kıtada küçük bir dama taşı gibi kalacağı şüphesiyle hiç olmayacak bir politikayla Tahran’a ve Lübnan’a bile barışseverlik pozlarıyla politikasını değiştirebilir. Çünkü bugüne kadar Amerikan desteğiyle gelen İsrail, yarın - öbürgün Amerikan desteği kesildiğinde ortada kalmamanın ve Müslüman aleminin nefesiyle boğulmamanın garantisini almak için.

Tabii bunun yanında Tahran’ın, Afganistan ve Pakistan’la yakınlaşması siyaseten devam ediyor...

Peki Türkiye ne yapar?..

Kendi içinde parti çekişmeleriyle boğuşmazsa bir yerlere gelecek. Ama bugünkü sen - ben kavgası yarın da devam ederse, ülkesinde daha çoooook füze rampası görür.


Ökkeş Ağaoğlu - Amerikali Turk