Amerikali Turk

Yazarlar

Şevval Sam’ı Okuyunca Aklımıza Mevlana’nın O Meşhur Sözleri Geldi!..

July 04, 2012 2:07 PM

BUGÜNÜN insanları bir şeyler öğrenebilmek için teknoloji dünyasına hızla saldırmakta. Çünkü modern çağda ve teknoloji devrinde yaşamanın getirisi olarak, özgürlüğümüzü sınırsız şekilde suçlanmadan yaşayacağımıza inandığımız tek yer teknoloji alanları...

Bu inanç her insan için farklı boyutlarda seyredebilir. Bu gayet normaldir. Ama ne olursa olsun, ortak bir yerde buluşmanın en güzel yolu, affedicilikten ve birbirimizi anlamaktan geçmelidir. Bunu yaparken de, birbirimize olan açığımızı daha da açığa vurmamak için düşünmeliyiz.

Peki bunu yapabiliyor muyuz?..

Hayır.

Asla yapamıyoruz.

Siz bırakın yapmayı, daha çok açık bulabilmek için adeta birbirimizi yiyoruz. Her sözün altında, her kelimenin altında bir “mana gizlidir”den yola çıkıp irdeliyoruz da irdeliyoruz.

Neden?..

Karşımızdakini yeri geldiğinde rezil etmek için.

Bazen de vezir etmek için.

Ama en çok suçlamak için yola çıkıyoruz.

Peki bunu yapınca ne oluyor da bize her şey şirin gözüküyor?..

Bizce o şirinlik kendi kafamızda yarattığımız ve kendi düşüncelerimize uymayanı anında cezalandırdığımız gerekçelerin acımasız şirinliğini oluşturuyor.
Örneğin Şevval Sam için yazılanlar... Çizilenler... Suçlamalar... Fikir tartışmalarıyla birbirlerine mesajlar yollamalar... Sürekli bu yapılıp duruluyor.

Olay, bu şirin ülkemizin en nazik konularından biri. O konu her iki taraf için de saygı duyulduğu halde, ifade özgürlüğünü hapsedecek şekilde bizleri eleştiri dünyasında  yaşattığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Şevval Sam’ın kullandığı ifadeyle adeta kavga eden ve konserleri dahi iptal edilen bir durumla karşı karşıyayız. Peki ama yeri gelince ifade özgürlüğü dediğimizde... Bir sanatçının (veya normal bir vatandaşın) başörtüsü ve türban meselesi konusunda özgürce fikrini söylemesi neden hemen hakaret olarak düşünülüyor?..

Aslında siz bırakın düşünmeyi... Adeta birbirimize tahammülümüz dahi kalmamış. En ufak bir söz veya eleştiri dahi, toplumumuzda farklı düşüncelerle cepheler halinde seyrediyor. Bunun gerekçesini kim, nasıl düşünürse düşünsün... Esas nedeninin altında siyasi çekişmeler yatmaktadır.

İktidar ve muhalefet bu konu üzerinden güzel mesajlarla halka her ne kadar inmeye çalışsalar da...  Suskun duruşları, yanyana gelmelerini engelleyen farklı düşüncelerin negatif hareketlerini daha da kamçılamakta.

Ama ne olursa olsun, Şevval Sam olayında insanlar kendi kendilerini sorgulamalılar. Bir insan yanlış da olsa, bir söz sarf ediyorsa, hemen onu yargılamak için savcı mı olmalıdır?..

Veya bütün konserleri iptal edilerek sadece sanatçının mı cezalandırıldığı sanılmaktadır?..

Cevap olarak “yargılamak için” ne bir savcı olabilirsiniz... Ne de konser iptaliyle sanatçıyı cezalandırdığınızı sanabilirsiniz...

Burada düşünülmesi gereken çok ince bir olay vardır. O da, sanatçının cezalandırıldığına inanılan konser iptali olayıdır... Aslında bu konser iptaliyle sanatçı değil, konsere bilet alanlar cezalandırılmaktadır. Çünkü sanatçının ne sağı - ne solu vardır. Sanatçı, sanatıyla her kesime hitap eder. Hatta sanatçılar da her insan gibi özgür düşüncelerini söyleseler dahi, toplum içinde hiçbir zaman ayrışmaya gitmez.

Neden mi?..

Sanatçının görevi, her kesime inebilmek ve sanatıyla her kesime güzel mesajlar verebilmektir. Tıpkı ses sanatçılarının... Futbolcuların... Tiyatrocuların icraları gibi... Ama gelin görün ki, bir sanatçı; halk arasında özgür düşüncelerle bir açıklama yapamıyor. Yapamadığı gibi, onu suçlamak ve aniden kamplaşmalara dönmek için büyük bir yarış yapılıyor. Hatta taraftar toplayabilmek için siyasi mekanizmanın merkezine kadar gidilmeye çalışılıyor.

Bunların hepsi yanlış.

Doğru olan, birbirimize saygılı olmak.

Farkındaysanız toplum olarak ne zaman ki tarih akışına kapılarak bazı kutlamalar yapıyoruz... Hemen affedicilik kavramına sarılıyoruz. Hatta, “Bizim atalarımız ve onlara yol gösterici olarak yazdıkları kitaplarla doğruluğu her zaman yansıtan düşünürlerimiz, dünya tarihine damgasını vurmuştur” diyerek yabancı ülkelere caka bile atıyoruz.

Ama iş dönüp dolaşıp kendi iç politika meselemizin bir düşünce akışına gelince, anında gardımızı alıp hemen kavgaya hazırlanıyoruz. Oysa bir sanatçı (veya sanatçı olmayan) ne derse desin, özgür düşünce ile tartışmayı başarabilmeliyiz. Unutmayın, affedicilik tartışmadan geçer. Karşılıklı diyalogdan geçer.

MEVLANA’NIN GÜZEL DİZELERİNİ HATIRLAYIP BUGÜNKÜ ÇEKİŞMELERE BAKIYORUZ DA...

Mevlana’nın güzel sözleri vardır. Tarihimizin en anlamlı ve en düşündürücü sözlerini kuran büyük düşünür ve büyük insan Mevlana, şu sözleriyle büyüklüğünü ne güzel de kanıtlamıştır:

1– Sevgide Güneş Gibi Ol.

2– Dostluk ve Kardeşlikte Akarsu Gibi Ol.

3– Hataları Örtmede Gece Gibi Ol.

4– Tevazuda Toprak Gibi Ol.

5– Öfkede Ölü Gibi Ol.

6– Her Ne Olursan Ol.

7–  Ya Olduğun Gibi Görün.

8– Ya Göründüğün Gibi Ol.

Mevlana’ya acaba sorsaydık, “Şevval Sam böyle böyle dedi. Ne düşünürsünüz?” diye... Acaba ne derdi?..

Aslında bu soru bile yanlış. Çünkü Mevlana’nın bu dizelerine bakınca, elbette “Affedici ol” ve “Dinlemeyi düşünün” diyerek “Öfkede ölü gibi ol” diyeceğini çok iyi bilmekteyiz.
Şimdi kimse ortaya çıkıp da, “Efendim, tekstil malzemesi demek ağır bir suçlamadır” dese de... Kendisinin, sanatçıya karşı takındığı tavır da bir o kadar suçtur. Demokratik parlamenter sistemin bir parçasıdır özgür düşünce. Demokratik hak ve özgürlükler, bireyin haklarından yanadır.

Ama maalesef bu gibi durumlarda kimse tartışmayı başaramıyor. Bırakın başarmayı, yanyana dahi gelemiyor. Sanki ayrı devletlerin insanları gibi aralarında buz gibi hava esmekte. Oysa “Gelişen Türkiye” böyle mi olmalı?..

Tabii ki hayır.

Konu ne olursa olsun, yanyana gelip karşılıklı konuşarak birbirlerini anlamalı. Yok eğer bu yapılmazsa (Ki yapılmıyor zaten) tıpkı geçmişte olduğu gibi sağ - sol düşünceler farklı zeminlerde kendini göstermeye devam eder.

Nasıl ki iktidarın “Ben dindar bir gençlik istiyorum” ifadesiyle Cumhuriyet Türkiyesi’nde normal karşılanması isteniyorsa... Aynı şekilde Şevval Sam’ın “Başörtüsü tekstil malzemesi” ifadesi de aynı istek doğrultusunda karşılanmalıydı... Etkili ve yetkili merciler veya şahsiyetler, cezalandırıcı durumlara girmemeliydi. Sanatçının üstüne bu kadar gidilip, konserleri iptal edilerek bilet alan vatandaşlar cezalandırılmamalıydı.

TÜRBAN İLE BAŞÖRTÜSÜ ARASINDA SİYASİ BİR DÜŞÜNCE VARDIR!...

Türban ile başörtüsü konusu arasında dağlar kadar fark vardır. Başörtüsü denildiğinde, aile büyüklerimizin milli örtüsü olarak karşımıza çıkmaktadır. Neneleremizin, babaannelerimizin, teyzeleremizin ve annelerimizin başörtüsünü kullanmaları pek önemsenmemiştir. Ama ne zamanki türban sözü gündeme gelmiştir.. İşte o andan itibaren siyasi düşünceler de bir o kadar kavramlar karmaşasına girmiştir.

Oysa Atatürk ne peçeyle uğraşmıştır... Ne de başörtüsüyle... Atatatürk’ün düşüncesindeki değerlerin bütünü “Kadın hakları”na kilitlenmiştir. Atatürk bunu düşünürken, şu unutulmasınki hanımı da başörtülüydü ve annesi de. Yani kimse, giyiminden - kuşamından dolayı yargılanmamalı. Daha doğrusu iktidarlar ve onların liderleri (hangi iktidar ve lider olursa olsun) ilk önce halkını sevmeli. Siyasetin acımasız eleştirilerini toplumuna yansıtmamalı. Bu, bütün siyasi partiler için geçerlidir.

Oysa bugün Şevval Sam eleştiri yapmışsa, düşüncelerini açıklamaya fırsat verilmeli ve onu iyi okumalıdır. Sam, siyasi mekanizmaların yıllar öncesinden kurdukları politik yapılanmaya başörtüsünü dahil ederek bugüne gelindiğinde hatanın nasıl yapılandığını hatırlatmaya çalıştı. Yani her şeyin başında siyasetin sorumlu olduğunu düşündürdü.

KURAN-I KERİM’İN NUR SURESİ’SİNDEKİ İNCE AYRINTI VE ÖRTÜNMENİN ÖLÇÜSÜ ÜZERİNE...

Kısaca, beyler bırakın isteyen istediği gibi düşünsün... İsteyen fikirlerini açıklasın (yıkıcı ve  yok edici olmamak kaydıyda). Esas kalbi düşünceyle Allah’ı yakalamak olmalıdır. Kur-an’ı Kerim’in Nur Suresi’nin 31. Ayetinde şöyle buyurulmuştur: “...Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler...” deyip devam etmekte...

Bu ne demek?..

Örtünmenin “türban” adı altında, “çarşaf” adı altında ve “peçe” adı altında yerlere kadar sürünen örtünme değil demek. Ama gelin görün ki Müslüman dünyasındaki kadınların giyim tarzları boydan boya örtünmeyle gerçekleşiyor.

Ayrıca İran’daki gençliğe ve kadınların giyimlerine televizyonlarda görebiliyoruz. İstedikleri kadar kapansınlar, mutlaka saçlarının alınlarına rastlayan bir bölümünü açıkta bırakabiliyorlar.

Şimdi sorarız: Bu saç göründü diye günahkar mı oldu İranlı kadınlar?..

Farkındaysanız ülkemizde gerilim arttıkça güya politikacılarımız çok seviniyor.

Niye mi?..

Malzeme buluyor da ondan. Oysa bu olay malzeme olacak kadar yapılması gereken bir durum değil. Aksine siyasiler, bu olayın fazla büyümemesi ve her iki kesimin de durumu “Sen - Ben” kavgasına dönüştürmeden stresi indirmenin politikasını üretmeliler.

Kim yapacak bunu?..

Tabii ki Meclis’tekiler.

Bunun yanında basına yansıyan haberler yazar - çizerler tarafından değerlendirmeye alındığında ise, “Sol”dan ve “Sağ”dan gelen değerlendirmeler basını ya yüceleştiriyor, ya da yeriyor. Demek oluyor ki, konu her ne olursa olsun, düşünceler doğrultusunda bireyler özgür düşünmeli ve cumhuriyet ilkelerinin gereği olarak demokrasi sistemini her zaman yaşatmalı ve de yaşatılmalı.

Yoksa, ülkede işsizlik had sahfadayken... Ekonominin kıskacı iyice daralmışken... “Sen daha Müslümansın”, yok “Ben senden daha Müslümanım”la ülke ne refaha erer... Ne de fazla demokrasi olur...

Kısaca “Millet Ay’a” biz de “Yaya” gideriz.