Amerikali Turk

Yazarlar

Sınırda Saldırı Beklemek Teröristi Güçlendirir, Tek Çare Kandil’i Yok Edeceksin

(1 votes, average 5 from 5)
August 10, 2012 12:05 PM

TÜRKİYE’de terörist faaliyetler yükselmeye başladı. Bunu yok etmenin çaresi olarak kimileri “Karakolları zırhlı yapalım”dan yola çıkarak görüşünü belirtirken... Kimileri de, karakolların vadilerin dibine yapılmasından dolayı şehit verdiğimizi ifade etmekte.

Ama bize sorarsanız, ne karakolların tepelere yapılması... Ne de zırhlı karakol binaları teröre karşı çare olacaktır. Tek çare Kandil dağını ortadan kaldırmaktır.

Buna mecburuz.

Eğer bunu yapmazsak daha çok şehit veririz.

İlk önce bu gerçeği kabullenmeliyiz.

Ama bugün bakıyorsunuz terörist saldırılarının arkasından hiçbir yetkili ve etkili kişinin (veya kişilerin) ortaya çıkıp da, “Bunun nereden geldiğini bilmekteyiz. Ve Kandil’i yok etmekten başka çaremiz yok” dediğini duymadık. Sanki Kandil İran’dan kiralanmış da... Türkiye de kontrat tazeler gibi Kandil’e uğramıyor. Hatta hesap bile sormuyor.

Oysa böylesine cani ve böylesine insani ilişkilerden yoksun bir terör örgütünün bu denli sorumsuzca burada kamplar kurarak devasa büyümesi pek kabul edilebilir bir şey değildir.

Düşünebiliyor musunuz, terörist caniler mağaralardaki inlerde yaşıyor. Duygunun ve acımanın olmadığı bir ortamda tam bir kasap gibi yetiştiriliyor ve şehirlerimize gönderiliyor.

Gerekçeleri neymiş?

Kürtlere özgürlük ve Kürtçe ağırlıklı eğitimmiş.

Hadi canım sende.

Bunların hepsi palavra.

Terörirst canilerinin tek derdi, Kürdistan’ı kurmak için Türkiye’yi bölmek. Eeee tabii büyük abileri Amerika ve Avrupalıdan okey alan terörist caniler sürekli Türkiye’ye saldırarak tetiği çekiyor.

İşin ilginç ve tuhaf yanı, çektikleri tetik de Amerikan markalı silahlar. Daha doğrusu hem Amerikan malını kullanarak Türkiye’yi tehdit etmeye çalışıyor. Hem de Amerikan siyasi desteğiyle de dokunulmazlık zırhına büründürülmüş vaziyette bölgede havasını atmaya çalışıyor.

Amerika bugün kalkmış “PKK terör örgütüdür” diyor. O halde neden askerimiz Kandil’e operasyon yapmak istediğinde sizin engelinizle karşılaşıyor?..

Bunu Genelkurmay’ın en etkilisi söyledi. Yani Genelkurmay Başkanı Necdet Özel. 

Ne demişti?

“Üç şartım var” demişti. Ve sıralamıştı:

1– “Devlet kararı gerekir.”

2– “Amerika’nın ikna edilmesi gerekir.”

3– “Kamuoyunun da ağır kayıplara hazırlıklı olması gerekir.”

Sizce bu 3 şartta halka moral vermek var mı?..

Oysa Genelkurmay, aldığı istihbaratlarla ve edindiği büyük tecrübelerle yavaş yavaş PKK denen canileri inlerinde yakalayabilecek komandoları pekalâ görevlendirebilirdi. Bu yapılmadığı için de bugünleri hızlı bir şekilde yaşamaya başladık.

1 MART TESKERESİ İÇ MESELEYLE BİR TUTULDU VE SONUÇ: KIRMIZI ÇİZGİLERİMİZ YOK OLDU

Halbuki Türkiye, Kuzey Irak’taki hükümranlığını taaa 1 Mart teskeresinin geçmemesinden sonra kaybetmişti. Çünkü teskere geçseydi, Türk ordusu Suriye ve Kuzey Irak’taki kırmızı çizgileriyle yola çıkarak kendini sağlama almış olacaktı. Çünkü o zamanki şartımız buydu. Zaten siz kabul etseniz de - etmeseniz de Amerikan ordusu ikinci bir (B) planını hayata geçirerek kafaya taktığı Irak’a girecekti ve girdi bile.

Biz ne yaptık?

Sadece Türk iç siyasetimizde galip gelmek için 1 Mart tezkeresini geçirtmedik. Bu bir şekilde doğru olabilirdi. Ama bugün Kuzey Irak’a Amerika yüzünden giremiyorsak... Kandil’i Coniler yüzünden dağıtamıyorsak... Kırmızı çizgilerimizin yok olduğunu görebiliyorsak... Bunun hepsinin sebebi 1 Mart teskeresinin geçmemesinden dolayıdır.

Eğer teskere geçmiş olsaydı, bugün ne Kuzey Irak’ta bizi rahatsız eden yapılanmalardan rahatsız olacaktık... Ne de Suriye’nin kuzeyindeki yığılmalardan... Çünkü orada bugünkü yığılma olanakları hiç olmayacaktı. Hatta sinsi Barzani ve Talabani de ağzının payını alacaktı.

ATATÜRK DE MUSUL VE KERKÜK’Ü ALMAK İSTEMİŞTİ AMA ONU DA DURDURDULAR...

Bugün Türkiye’nin siyasi manzarasına bakıldığında tek düşünülen şey, “Ben mutluyum, beni kimse rahatsız etmesin. Herkesle sıfır sorun yaşamak istiyorum” oluyor. 
Ama Arap Baharı’na komşu olduğunuzda ve Avrupalı ile Amerika’nın bölgedeki kalleş oyunlarına baktığınızda “banane” diyebiliyor musunuz?..
Tabii ki “banane” diyemezsiniz.

Bunu demeyi kimse düşünemez. Topraklarımızın 70 sene önce bölünmesini düşünen ülkelerin, bugün de pis pis düşüncelerle ve sinsi sinsi ortaya çıktığını (ne yazık ki) görüyoruz. Tıpkı Amerika’nın Lozan Antlaşması’na imza atmayarak Türkiye topraklarını ve sınırını tanımadığı gibi...

Tıpkı Kerkük ve Musul topraklarını dalavereyle alarak bir zaman sonra (yani bugün) Türkiye’ye karşı terör kozu, devlet kozu, Kürdistan kozu (adına her ne derseniz deyin) hayalini gerçekleştirmek istemeleri gibi...

Ama gelin görün ki Atatürk, bu tehlikeyi taaa 1924 yılında hissetmiş ve önlemini alarak Türkiye’yi bugünkü belasından uzak tutmak istemişti.

Fakat o da ne!..

Atatürk de içte bazılarını rahatsız etmiş olacak ki, O’nu bile durdurmak için ellerinden ne geldiyse uygulamışlar. Bu uygulamanın içerisinde Lozan Antlaşması çerçevesinde karara bağlanmayan Musul sorunu vardır. Bu sorun öylesine kızışmıştır ki, 19 Mayıs 1924 tarihinde Ankara’yı köşeye sıkıştırmak isteyen İngilizler, Musul’u, Kerkük’ü, Nasturi’yi ve Hakkari’yi Türkiye’ye vermemek için ellerinden gelen her türlü dümeni yapmışlardır. İstanbul’da düzenlenen Haliç Konferansı da planlarının bir parçası olmuştur. Bu plana Süleymaniye de dahil edilmiştir. Milletler Cemiyeti’nde kendi amaçları doğrultusunda karar çıkartarak Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışmışlardır. Gayeleri ise, o bölgeleri Kürtlere vermek istemeleridir.

Akabinde Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras da, tarihi açıdan çok değerli olan şu siyasi düşüncesini söylemiştir: “İngilizler, Musul’daki Kürtler’i ileride Türkiye aleyhine kullanabilir.” (İşte bugün kullanıyorlar...)

Peki Atatürk ne yaptı?..

Şu tarihi konuşmayı yaptı: “Musul hakkında Haliç Konferansı’nda Fethi Bey siyaset yolu ile muvaffak olamadı. Sıra Karabekir’e geldi. O meseleyi asker kuvvetiyle başaracaktır.”

Tarihi biraz daha incelediğimizde Atatürk’ün şu sözleri de karşımıza tüm gerçekleriyle çıkmaktadır: “(30 Ağustos 1922 tarihli Fransız Le Figaro gazetesinde Atatürk’ün ifadesi:) “Avrupa’da, İstanbul ve Meriç’e kadar Batı Trakya, Asya’da Anadolu, Musul arazisi ve Irak’ın kuzeyi. Arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız.”

Fakat Atatürk’ün bu tepkisinden rahatsız olan Kâzım Karabekir de görüşünü dile getirir. Atatürk de “Söz milletindir” der ve yetkiyi Meclis’e bırakır. Buna da muhalefet eden Karabekir, siyasi parti kurmaya ağırlık verir. Düşüncesinde Meclis’te grup oluşturup Türkiye’yi Musul, Kerkük olayında geri plana itmek vardır.

Ancak Atatürk, bu bölgeler için İngilizlerle savaşmayı dahi göze almıştır.

Fakat o da ne?..

Ordu komutanları tek tek görevlerinden ayrılarak Atatürk’ün düşüncesinin gerçekleşmesini engellemiş oldular. Kaynak olarak (Atatürk’ün Musul Vasiyeti) her şeyi açıklamaktadır.

İşte tam da burada Atatürk’ün şu açıklaması çok meşhurdur. Bugün bile halâ geçerliliğini korumaktadır. Bakın Kâzım Karabekir’e ve onun gibi düşünenlere Atatürk ne demişti: “Savaşa hazır bulundurmaya zorunlu oldukları ordularını başsız bırakıp, daha önce sevmediklerini söyledikleri siyasal alanına koştular.”

Buradan neyi anlıyoruz?

Şunu: Atatürk’ün “Kerkük ve Musul için diplomasi masadaydı. Ancak şimdi askeri kartlarımızı masaya yatırmalıyız” ifadesi, bugünkü Hakkari ve bölgesindeki iller için ne kadar gerçekçi olduğunu yansıtmakta.

Kısaca Atatürk’ün “Askeri olanakları masaya yatırmalı” düşüncesini Meclis’te her ne olursa olsun durduranlar.. Bugün de teskere olayında Türkiye’nin menfaatlerini düşünerek kişisel particilik ve siyaset anlayışı yaparak siyaseti tıkarsa... İşte o zaman Türkiye çok şey kaybeder. Hatta ve hatta ne kırmızı çizgisi kalır... Ne de güvenli bölge oluşturarak Türkiye’yi refaha götürebilir.

Varın siz düşünün teskere olayını.

Ama bize sorarsanız, bugünden tezi yok Kandil mutlaka yok edilmeli. Yok edilmezse eğer, işte o zaman “tampon bölge” diye düşündüğümüz askeri hareketlilik alanlarımız dahi kalmaz. Hatta ve hatta “Karakollarımızı zırhlı yaptık” diyerek kendimizi kandırır dururuz. Ortadoğu’da ise küresel gücün ayak oyunlarıyla atı alan Üsküdar’ı geçer. Yani “Eller ay’a” giderken, biz “Yaya” kalırız.