Amerikali Turk

Yazarlar

Ben de İstanbul Çocuğuyum! Beni de Aranıza Alın!

April 27, 2011 6:16 PM

Ben bir ütopya yaratabilmiş olsaydım Amerika’nın rahatı ile Türkiye’nin vazgeçilmezlerini içerirdi. Amerika'nın düzeni, rahatı, sürprizsiz ve rutin değişmeyen bir hayatıdır. Bu monoton hayatı yaşamak benim gibi hareketi arayan birisi için sıkıcı. Bunun için Türkiye'nin bende ki vazgeçilmez tarafı eğlencesi ve hareketli hayatıdır. Türkiye'de her gün ayrı bir heyecan ile geçer. Beni cezbeden ve bana farklı gelen bir hayat beni Türkiye'ye çekti ve yerleştim.

Amerika'nın sürprizsiz hayatını bırakıp Türkiye'nin heyecanlı hayatını seçtim. Tabii ki aynı zamanda fark etmeden zorluklarını da seçmişim. İlk başta lay lay lom günlerim geçtikten sonra öğrendim ki diğer tarafın çimeni daha yeşil değildir. İki tarafın ayrı sıkıntıları var aslında. Mesela Türkiye’de arabam falan yok, otobüslere mahkumum. İşteeee; en çok zorluk çektiğim konu bu. Ben ehliyetimi aldığım gün kapının önünde arabası olanlardanım. Okulda ki geziler hariç hayatımda hiç otobüse binmemiştim! Bende İstanbul'da ki gençler gibi hayatın içine daldım çünkü tutturdum, Bende İstanbul çocuğuyum! Beni de aranıza alın! diye. İstanbul'da ki çocuklar gibi olmak için işe girdim ve koşturmacalı bir hayatın peşine bende takıldım.

İşte o günlerden bir gün:

Ramazan’ın ilk günüydü ve ben o sabah işe gidiyordum. Siz ne rahatsınız! Süslenin püslenin, klimalı arabanıza binin ve gittiğiniz yerinin kapısının önüne park edin! Ohhh! Mis! Ya ben, İstanbul’un Ağustos ayında gittim saçıma fon çektim, makyaj yaptım, beyaz gömlek giyindim. Bari akıllılık ettim de düz ayakkabılar giyindim. Aldığınız güzel topukluları çöpe atın bacılarım. İstanbul'un yokuşları asla yürünmez o topuklularla. Ayrıca, uzun saplı yandan çantalardan başka çanta kullanılmaz. Nedeni kapkaçcılar. Ben hava atacağım diye o gün bir de kısa saplı Louis Vuitton’umu aldım yanıma. Sapı o kadar kısa ki koluma takamıyorum, elimde tutmam gerek. Ama korkumdan elimde de tutamıyorum, sarılıyorum çantaya birisi almasın diye. Sanki öz çocuğumu kaçıracaklar, öyle bir sarıldım ki o çantaya.

Bir de benim beklediğim otobüs saatinde asla gelmez. Hiç fark etmiyor hangi otobüsü beklediğim, gelmez işte. Sanki otobüs şoförler, “Pelin İnci mi durakta bekliyor? Beklesin, acelemiz yok,” diyor. İlla benim beklediğim otobüs gelmez. Bekle, bekle, bekle... beklediğin süre yolculuktan daha uzundur. Hava da kötü ise, offff! Otobüs duraklarında beklerken de hiç fark etmeden küfür haznem gelişti. Ne küfürler yağdırmışım! Ben bile Oha! dedim.

Hadi bunları geçtim, abi nasıl bir trafik var İstanbul'da! Her Allahın kulunda bir araba var ama yol yok! Bir de biraz yağmur yağsın millet mağara adamlarına dönüyor, arabanın kullanılmasını unutuyorlar. Trafik bir de sadece yollarda değil, kaldırımlarda da insan trafiği var. Millet birbirine çarpa çarpa koşarak yürüyor bir yerlere yetişmek için. Metrobüse binmek için üst geçitten geçemiyorsun, o kadar çok insan var ki! Sırf akbilini basmak için sıraya giriyorsun. Bir de tek kişilik yeri olan bir metrobüse denk gelmek çok nadir!

Nihayet o gün süsümle püsümle yeni halk otobüslerden birisine bindim: yeşil, uzun, klimalı... GÜYA! Otobüs Bakırköy’den kalktığı için ben şansıma oturarak gidiyordum. Amerika’da hayatı boyunca hiç otobüse binmeyen ben, otobüs ile gidiyordum işe. Allah’ım, o otobüslerde sürüne sürüne fortlana fortlana işe gitmek kadar ezik bir durum yoktur yani. Karizma yerde! Otobüste hava mı atılır? Ohooo, sana tip tip bakarlar, direkt yüzüne de, “Aynı otobüsdeyiz, seni züppe! Havan kime?” derler!

Ben şimdi oturdum cam kenarına ve ipod’umu taktım. Siz ne güzel arabanızda tek başınıza gidiyorsunuz işe, radyonuzu açıp arabanızın içinde bağıra bağıra şarkılar söylüyorsunuz! Bende arabamın olacağı günün hayalini kura kura şarkılarımı içimden mırıldanıyorum camdan baka baka. Sonra ben bir ter dökmeye başladım! Terimi siliyorum. Allah Allah diyorum. Niye bu kadar çok terliyorum? Tamam, hava sıcak ama klimalı otobüsdeyiz ya! Sonra anladım ki şoförün azizlğine uğramışım. Otobüs şoförü klimayı açacağına gitmiş son ayar kalorifer açmış! Abartmıyorum, o otobüsün içi 95+ dereceydi! Ben Amerika’ya sıcak derdim... İşte o an güzel babamın elini ayağını öpesim geldi çünkü fark etmeden ne kadar rahat yaşatıp rahata alıştırmış. Ben böyle bir sıcak hissetmedim, hayatım boyunca hiç böyle ter dökmedim! Bildiğin SU döküyordum be! Eeee, tabii ki n’oldu? Saç; afro gibi kabarmış. Makyaj; beni ağlayan palyaço’ya benzetten bir şekilde akmış. Beyaz gömlek; artık krem rengi adayı oldu! Ben bunları düşünürken ineceğim durağa vardım. Ha, bu arada ben iş yerine yine 10 dakika yürümem gerekiyor! Velhasıl kendimi işe attım. Eeeee… bir de bunun geri dönüşü var.

Ne iğrenç bir gündü o gün! Ramazan’ın ilk günü; aç be açım, terliyorum, iğrenç görünüyorum... O kadar çok dua ettim ki derhal eve gideyim diye. “Güzel Allahım, gözümü kırpayım da bu gün bitmiş olsun ve ben kendimi evde bulayım!”

Nihayet sonunda iş bitti. Şansıma oruç olduğum için erken çıktım. İkinci şansım da iş arkadaşım arabayla otobüs durağına kadar götürdü! Bu da benim için ne kadar çok sevindiriciydi; eve geri dönüşüm işe gelişimden daha rahat olacaktı. Sevinçten takla atacaktım yani! Ben bu ulaşım konusunda o kadar çok zorluklar çektim ki, o kadar çok nefret ettim, Mercedes hayallerini bırak, ben Türkiye'de bir Şahin’e bile razıydım!

Tabii ki şimdi gülüyorum bunlara; kakkara kikkiri falan; fakat bunlara rağmen Türkiye’de yaşamak gerçekten güzel. Zorlukları da olsa insan o zorluklarla yaşamaya da alışıyor. Ama böyle komik deneyimler toplamak asıl vazgeçilmez olan. Hiç ummadığın şeyler ile karşılaşıyorsun İstanbul’da. Türkiye'nin gençleri için bu o kadar abartılacak bir durum olmasa da, ama Amerika'da düzenli bir hayatı yaşayan bir genç için zorlu ama sonradan düşündüğünde bir o kadar da eğlenceli. Ne kadar çok özlesem Amerika’nın rahatını düzenini, İstanbul'un sihirli etkisi benim için zor olan tarafını kapatıyor. Benim için Amerika'nın rahatı İstanbul'un havasına değer.

Sonra ki yazışmalarda görüşmek üzere.

Pelin İnci