Amerikali Turk

Yazarlar

Neden 24 Nisan?

(2 votes, average 4 from 5)
April 24, 2013 4:23 PM

sacide bolcan1970’lerden sonra ABD politikalarında Yahudi ve Rum Lobisinden sonra etkin bir de Ermeni Lobisi görülmeye başlar. Bu yüzden Ermeni politikalarını;

 

-1965-1985 arası,

-1985-Günümüz, aralığı olarak ayırmak gerekir.


1965 yılı Ermeniler için yeni bir propaganda başlatılmasına sebep olmuş, bu da “terör”le dile getirildiği için önem kazanmıştır. Bu tarih, sözde soykırımın 50. Yılına rastlar ve Ermeni Patrikhaneleri ve eğitim kurumları “24 Nisan 1915 Ermeni Soykırım Günü” ilan ederler. Kıbrıs Kilisesi’nin de desteği ile o yılların Habeşistan İmparatoru Haile Selasi’nin koruyucu başkanlığında fiilen bugünün her yıl gündeme getirilmesi kararı alınır. Birçok ülkede sözde “Ermeni Katliam Anıtları” dikilmeye başlar. Bugün beş kıtada 30’u aşkın ülkede bu günlerde dikilmiş Ermeni anıtları mevcuttur. 

 

En büyük desteği ABD Ermeni Lobisinden alan hareket; Ermenistan’a yardım, Türkiye lehine getirilen yasaları engelleme ve uluslararası platformda Türkiye’nin imajını zedeleyici soykırım iddialarının ABD Parlamentosu’nca tanınması çabalarını sürdürme amaçlıdır.

 

Avrupa’da da başta Fransa olmak üzere birçok yerde baskı yapacak güçte Ermeni kuruluşları vardır. Bu süreç, devamlılık gösterecek nitelikte gibi görünmektedir.

 

Ermeni Cumhuriyeti’nin rolüne gelince: SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan Ermeni Cumhuriyeti’ni, Türkiye Gürcistan ve Azerbaycan ile birlikte 90’lı yıllarda tanımıştır. Fakat Ermenistan, Türkiye’nin toprak bütünlüğünü ve sınırlarının dokunulmazlığını tanımadığı için, hele Doğu Anadolu’yu “Batı Ermenistan” olarak nitelediği için diplomatik ilişkiler çok uzun süre kurulamamıştır. Ayrıca bu  sürede Ermenistan’ın Karabağ’ı işgal etmesi de ilişkilerin önündeki çok önemli bir engeldir.

 

Biraz geriye giderek Osmanlı Devleti zamanından başlayıp Ermenilerin durumuna bir göz atalım:

 

Çok uluslu bir İmparatorluk olan Osmanlı, kendi milleti gibi İslam olmayanlara topluca “Zımmî” diyerek özel statüler vermiş, özel vergiler uygulamıştır. Karşılığında can ve mal güvenlikleri sağlanırken din ve adaletlerine de hiç karışılmaz.” Millet” adı ile anılan gruplar din ve mezhep esasına göre ayrılmışlar, etnik kimliklerine bakılmaksızın Müslüman, Hıristiyan veya Yahudi Milleti olarak anılmışlardır.” Miletbaşı” devletle muhataptır, ilk millet olanlar Ortodoks Rumlardır ve 1461’de bu sıfat Fatih zamanında Ermenilere de verilmiştir. Bazılarına göre bu tarih 1830’dur çünkü bu tarihte “Katolik Ermeni Kilisesi” tanınmıştır.

 

1789 Fransız İhtilâli sonrası özgürlük rüzgarları her milleti etkilerken Osmanlı Devleti de bu tebasına bazı haklar vermek durumunda kalmıştır. Sonuçta Ermenilerin de hiçbir zaman dinsel özgürlükleri başta olmak üzere hak ve hürriyetlerinden mahrum tutulmadıkları söylenebilir. Balkan Savaşları sırasında Osmanlı’nın Dışişleri Bakanı bir Ermeni vatandaşıdır.

 

1840’lardan sonra Ermenilerin 40’ aşkın isyana kalkışmaları bu dış gelişmelerden ve üzerlerindeki kışkırtmalardan ne kadar etkilendiklerini gösteriyor. Özellikle 15 Mayıs 1915’te gerçekleşen Van İsyanı öncesi Osmanlı Devleti’nin hoşgörülü tutumunda değişim başlayacaktır.

 

I.Dünya Savaşı sebebi ile devletin seferberlik ilan ettiği tarihten itibaren 1915  Nisan’ına kadar 9 ay süresince uyguladığı iyi niyet bozulmuş ve Van’da isyan oluşumları sürerken Devlet, 24 Nisan 1915’te bir genelge ile ; Ermeni komite merkezlerinin kapatılmasını, evraklarına el konularak komite elebaşlarının tutuklanmasını bildirdi. 26 Nisan’da da Başkomutanlık, elebaşlarının askeri mahkemelere sevkini emretti.

 

Alman Büyükelçisi Wangenheim’in o tarihli bir raporuna göre 24/25 Nisan gecesi 2345 Ermeni tutuklanmış, içlerinde gazeteci, aydın, doktor gibi şahısların da bulunduğu kaydedilmiştir. Bir yıkım gibi algılanan bu tutuklamalardan dolayı Ermeniler, genelgenin çıkarıldığı tarihi, her yıl katliam günü olarak kabul etmişlerdir. Arkasından 27 Mayıs 1915’te de Tehcir kararı alınmıştır. 

 

Gelelim soykırım iddialarına:

İddiaları hukuki bir zemine oturtabilmek için öncesinde soykırım tanımının üzerinde durmak gerekiyor. Birleşmiş Milletler 1948’de “Soykırım Sözleşmesi “ ile uluslararası anlamda bu tanımı yapmıştır. Tanımın Nazi Almanyası’nın Yahudilere uyguladıklarından sonra geliştiği bellidir. Bir soykırımda;

 

-Grubun mensuplarını katletmek, bedenlerine ciddi bedensel ve ruhsal zararlar vermek,

 

-Grubu maddi varlıkları kısmen veya tamamen yok olacak hayat şartlarına tâbi tutmak, doğumları önlemek için dayatmak,

 

-Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla devretmek, fiilleri olmalıdır. Yani; soykırım, bir milli, etnik veya dini grubu kısmen veya tümüyle yok etmek maksadı ile uygulanan fillerdir. Hem maddi hem de manevi öğe taşıyan fiilde bunlardan birisi dahi eksik olduğunda  oykırımdan söz edilemez.

 

Öyle ise ; bizim olayımızda sistematik bir şekilde Ermenileri katletme olmadığı gibi, tehcir sırasındaki olayların asayiş boşluğu, doğal etkenler, özellikle soğuk ve çatışmalar sonucu yaşandığı muhakkaktır. Nakletme sürecinde aynı koşullardan sadece Ermeniler değil, onlara refakat eden Osmanlı memurları da hayatını yitirmiştir. Ayrıca Nazilerin aksine Osmanlı yönetimi insani ölçüde tüm kararları almış, bazı görevlilerin fiilleri sebebi ile de onları yargılamıştır. Birleşmiş Milletler sözleşmesine zorunlu göçün de bir soykırım sebebi olarak konması önerildiğinde, eylem grubu yok etmeye yönelik olmadığı için kabul görmemiştir. Hareket, sürgün de değildir, sadece yurt içinde uygulanmıştır. Sadece Ermeni oldukları için değil, savaş sırasında ülke güvenliği aleyhine tutum  sergiledikleri için ve kendi güvenlikleri için nakledilmişlerdir. Kayıplar yaşansa da Lübnan’a, Suriye’ye nakledilen yüzlerce Ermeni yerlerine ulaşmış ve neden yok
olmamışlardır?

 

Gelelim Ermeniler ve terör konusuna : 

 

Ermeniler uluslararası anlamda politik olarak 1885’ten beri örgütlenmişlerdir. Kendilerini siyasi olarak tanımlayan bu örgütler, bugün terör olarak tanımlanan birçok faaliyetin düzenleyicisidirler.

 

Yurtdışına çıkmış Osmanlı Devleti temsilcilerine yönelik eylemlerin ilki “Nemesis” örgütünün işidir ve tehcir kararında imzası bulunan İçişleri Bakanı Talat Paşa 1920’de Berlin’de bir suikastle öldürülmüştür. 1921’de Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa Roma’da yine bir Ermeni tarafından, 1922’de Cemal Paşa ve yaverleri Tiflis’te aynı örgütlerce katledildiler.

 

Ama yine de şiddetli Ermeni terörü 1970’li yıllara rastlar. 1973’te başlayan, 1974’ten sonra Türk merkezlerine ve özellikle Türk Diplomatlarına karşı yoğunlaşan bu eylem, ASALA ve JCAG gibi terör örgütlerine dönüşmüştür. Toplam 42 Türk Diplomatı, 4’ü Büyükelçi olmak üzere çeşitli zamanlarda kaybedildi.

 

Ermenilerden kaynaklanan terör hareketlerinin 100 yılı aşkın bir geçmişi vardır. Bu ifade terörün Ermenilerle özdeşleştiği veya terörü sadece Ermenilerin yaptığı anlamına gelmez. Ermeni terörü, sadece terörü yöntem olarak benimseyen Ermenileri bağlar elbette… Ayrılıkçı ve dışa bağımlı bir nitelik gösteren Ermeni terörü, bu yöntemi 1980’lerden beri PKK’ya devretmiş görünüyor.

 

Bundan sonraki yazım, yakın geçmişte yaşananları ve günümüz fotoğrafını açıklar kimlikte olacaktır.

 

Sacide Bolcan

sacideb@gmail.com